Sağlıklı Beslenme
İNFERTİLİTE
İNFERTİLİTE
Makro besin ögelerinin ve ideal beden kütle indeksine sahip olmanın yanı sıra mikro besin ögelerinin de infertilite üzerine etkileri büyük önem taşımaktadır. Antioksidan mikro besin ögeleri (A, C, E vitaminleri, koenzim Q10, karnitin, çinko ve selenyum) serbest radikallerin yok edilmesini sağlayarak DNA hasarını önler. Bu durum hem kadın hem erkek üreme sistemi üzerine yarar sağlar. B12 ve folatın, homosistein döngüsündeki görevleri nedeniyle fertilite üzerinde etkili olabileceği düşünülmektedir. İnfertilite ile ilişkisi bulunabileceği düşünülen bir diğer mikro besin ögesi ise inflamatuvar sitokin mekanizmasındaki düzenleyici rolü bulunan D vitaminidir.
Yapılan çalışmalarda mikro besin ögelerinin kullanım dozları farklılık göstermektedir ve suplemanların dozları ile ilgili kesin ve güvenilir veriler henüz mevcut değildir. Özellikle vücutta depolanabilen mikro besin ögelerini içeren suplemanların gelişigüzel kullanılmamasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Ayrıca suplemanların kombine kullanımının birbiriyle etkileşime girerek ortaya çıkarabileceği riskler de henüz tam anlamıyla bilinmemektedir. Yaşam boyunca enerji ve besin ögeleri bakımından yeterli ve dengeli bir beslenme örüntüsü, infertilitenin önlenmesi ve tedavisinde etkili olmakla birlikte bazı sorulara cevap niteliği taşıyacak bulguların elde edilmesi adına örneklem sayısı büyük klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
PCOS
Yaygın endokrin bir bozukluk olan PKOS görülme oranı gün geçtikçe artmaktadır. Polikistik over sendromunun kardiyovasküler hastalıklar, insülin direnci, diyabet, obezite gibi hastalıklar ile ilişkili olduğu da düşünüldüğünde, hastalığın tedavisi oldukça önem taşımaktadır. Doğurganlık çağındaki kadınlara medikal tedavinin yanı sıra vücut ağırlığı kaybı ve verilen vücut ağırlığının korunması önerilmektedir. Polikistik over sendromlu kadınlarda 6 ay süre ile ılımlı vücut ağırlığı kaybı (%5) sağlandığında bile kronik hastalık risklerinde azalmalar görülmektedir. Polikistik over sendromu tıbbi beslenme tedavisinde düşük kalorili, şeker ve rafine karbonhidrat alımı sınırlandırılmış, düşük Gİ’li besinlerden oluşan, doymuş yağ ve trans yağ içeriği azaltılmış, D vitamini, krom ve omega-3 yağ asitlerinden zengin bir beslenme modeli önerilmektedir. PKOS’lu bireylerde günlük alınan enerjinin %55’inin karbonhidrat, %15’inin proteinden sağlanması, yağdan gelen enerjinin ise %30 ile sınırlandırılması ve düzenli fiziksel aktivite (150 dk/hafta) yapılması önerilmektedir. Tüm bu veriler ele alındığında, PKOS tedavisinde vücut ağırlığı yönetiminin sağlanması ve korunması için önemli bir basamak olan tıbbi beslenme tedavisinin iyi planlanması gerekmektedir.
İNOSİTOL VE PCOS
Myoinositol, son zamanlarda PKOS hastalarında sıklıkla uygulanan ve yan etki içermeyen insülin duyarlılaştırıcı bir ajandır. Literatür incelendiğinde insülin direncini azalttığı, androjenler üzerine iyileştirici etkisinin olduğu gösterilmiştir. Yardımcı üreme teknikleri üzerine etkisini inceleyen çalışmalarda ve ovaryan stromal kan akımları üzerine etkisini inceleyen tek çalışmada, sonuçlar olumlu görülmekle birlikte bu konulardaki genel görüşün netleşmesi açısından çalışmalara ihtiyaç vardır.
CANDIDA ALBICANS
Sağlıklı ve dengeli beslenmenin etkisi : Sağlıklı ve dengeli beslenmek bir tedavi şekli değil ancak yaşam şekli olduğu zaman anlam ifade eder. Candida albicans’ın en önemli besini glukozdur. Beyaz un ve türevlerinden elde edilen tüm ürünler hızla glukoza dönüşür ve Candida’yı besler. Tedavi sürecinde Candida’ya ilaç ile saldırıdan başka aç bırakarak öldürmek de ikinci yol olduğu için en az iki ay süreyle her türlü rafine karbonhidrattan kesinlikle uzak durulmalıdır. Olgun ve kuru meyveler bol miktarda fruktoz içerdiği ve fruktoz da hızla glukoza dönüştüğü için yine en az iki ay süreyle olgun taze meyve ve kuru meyvelerden uzak durmak gerekir. Pirinç, bulgur, sirke, soya sosu ve mayalı yiyecekler candidiyozisi olanların uzak durması gereken diğer lezzetlerdir. Bir başka uzak durulması gereken grup ise her çeşit alkoldür çünkü alkol yüksek bir glukoz deposudur. Bağırsaklarında Candida olanlar renkli ve değişik besinler yemeye özen göstermelidir. Mevsimine göre bolca sebze, salata, yeşil yapraklılar, taze soğan, sarımsak ve pırasa bağışıklık sistemine destek verirken, özellikle lahana türü sebzeler antimikrobiyal etkinlik gösterir. Bu tedavi sürecinde çok faydalı bir besin var ki o da domatestir. Domatesin özellikle suyunda bulunan likopen, C ve E vitaminleri, potasyum ve çok sayıda mineral nedeniyle bu diyet sürecinde çok faydalı bir besindir. Bakliyatlar ve tohumlar ve kabuklu yemişler ise bağışıklık sistemi için zengin bir protein kaynağı olmakla beraber bağırsak florasının korunması için zengin posa maddesi ve birçok ikincil bitkisel maddeler içerirler. Tam tahıl unu ve türevi ürünler, müsli, gevrek ve tahıl yemekleri; her türlü balık; yağsız et candidası olanların tüketebilecekleri temel gıdalardır. Candidiyozis ve disbiyozisi olan kişilerde bağırsak geçirgenliğinin artmış olmasına bağlı olarak gelişen besin duyarlılıklarını hemen her vakada görüyor ve tedavinin hedefine ulaşabilmesi için bu besinleri de analiz ediyoruz. Duyarlı bulunan besin gruplarını en kısa iki ay süreyle olmak üzere diyetten çıkartıyoruz.
Sonuç Değerlendirme :
208 hasta üzerinde yapılan bu çalışma sonucu tedavi olmanın %90 üzerinde bir iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Klasik yöntemlerle antifungaller ve normal beslenme ile tedavisi çok uzun zaman alan bağırsak candidiyozisi tablosunu nöralterapi, probiyotik ve beslenme düzenlemesi kombinasyonunun uygulandığı 2 aylık bir tedavide % 60 üzerinde bir iyilik hali ve 4 aylık takiplerde %90 üzerinde tama yakın bir tedavi olduğu gösterilmiştir.
PROBİYOTİK KULLANIMI
Bağırsak mikroflorası kendi içinde bir homeostazisi olan bir mikroekosistem olup metabolizma, patojenlerden korunma, immün sistemin olgunlaşması ve sağlığın korunmasında önemli bir etkiye sahiptir. Tek bir bakterinin bağırsak epiteli ile olan etkileşimi büyük bir metabolik sürece sebep olmaktadır. Antibiyotik kullanımı, diyet şekli, kişinin yaşam biçimi bu mikrofloranın kompoziyonunu değiştirebilmektedir. Probiyotiklerin gebelikte ve yenidoğan sürecinde kullanımı bir dönem tartışılmış ve başlangıçta özellikle güvenilirlik yönünden çeşitli endişelere neden olmuştur. Fakat çalışmaların artmasıyla birlikte güvenli olmanın yanı sıra etkili de oldukları görülmektedir. Günümüzde özellikle gelişmiş toplumlarda gebelik ve emzirme sürecinde probiyotik kullanımının sağlık profesyonelleri tarafından önerilmekte olduğu ve toplum tarafından benimsendiği belirtilmektedir. Yapılan çalışmalar ile intestinal mikrobiyotanın önemi daha iyi anlaşılmış olup intestinal mikrobiyota kompozisyonundaki değişikliklerle pek çok hastalığın ilişkilendirilmesi, patogenezi tam olarak açıklanamamış hastalıkların tedavisi için de oldukça umut vericidir. Ayrıca; anne sütü mikrobiyotasının geliştirilmesi amacı ile gebelik ve laktasyon dönemi boyunca anneye uygulanan probiyotik ve prebiyotik takviyelerin anne sütü mikrobiyotasını etkilediği çalışmalarla desteklenmektedir. Ayrıca, vajinal mikrobiyom desteklendiğinde komşuluk yolu ile üst genital mikrobiyotanın da olumlu olarak etkilenebileceği ve bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri de göz önünde bulundurularak özellikle infertilite için probiyotiklerin fayda sağlayabileceği düşünülmektedir. Ancak bu konuda yapılacak daha geniş kapsamlı ve çok merkezli araştırmaların planlanması fazlasıyla önemli olacaktır.